Blog

ANNE-KIZIN ŞİZOFRENİYLE GEÇEN ÖMRÜ: “ANNEM BİR ŞİZOFREN”

Ödüllü yazar Claire Phillips’in yazdığı “Annem Bir Şizofren”, ömrünü şizofreniden mustarip annesinin hayatına adayan yazarın çektiği çileyi kendi gözüyle annesinin tarafından bakarak anlatan bir kitap.

Claire Phillips, San Francisco Eyalet Üniversitesi İngilizce bölümünden mezun olmuş. Yüksel lisansını New York Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık bölümünde yapmış. İlk olarak 1998 yılında yayımladığı Black Market Babies adlı romanı ile Amerika edebiyat camiasının ve hatırı sayılır bir okur kitlesinin dikkatini çekmiş. Amerikan Şairler Akademisi Birincilik Ödülü de bulunan Phillips, Black Clock başta olmak üzere, Los Angeles Review of Books ve Motherboard-Vice gibi pek çok dergide yazmış. Pushcart Ödülü’ne aday gösterilmiş ve The Best American Essasys 2015 Mansiyon Ödülü’nü almış. Halen CalArts, G. Kaliforniya Mimarlık Fakültesi’nde yazarlık dersleri veren Phillips, aynı zamanda Glendale Koleji’nde Los Angeles Writers Reading Series’ın direktörlüğünü yapıyor. Ancak konumuz bunlar değil. Zira Claire Phillips’in böylesi bir kariyerin ardında neredeyse tüm hayatına yayılan bir “düşman”la mücadelesi var. Phillips, bu çetin mücadeleyi Say Yayınları’ndan Mukadder Şahin çevirisiyle yayımlanan “Annem Bir Şizofren” kitabında anlatıyor. Annesinin uzun süre adı net olarak tanımlanamayan şizofreni hastalığına bir ömür harcayan Claire Phillips’in, o günleri profesyonel yazarlığının da yardımıyla bir anı kitabından roman biçimine dönüştürdüğü kitap, aynı zamanda 20. yüzyılın “yükselen değerleri”, ayrımcılık, cinsiyet eşitsizliği, hafiften yeşermeye başlayan feminizm gibi konulara da değinerek bunların hepsini aynı potada eritiyor.

İki buçuk yaşında “tuhaflığın” farkına varmak
Atadan yadigâr bir donanımla dünyaya gelen Claire Phillips’in dedesi Afrika’daki yoksul halkın çektiği çilelere derman arayan bir doktormuş. Babası Amerika’nın önemli astrofizikçilerinden biri, annesi Joy ise Oxford mezunu bir avukatmış. Phillips, kitapta anlattığına göre evde bir “tuhaflık” olduğunu henüz iki buçuk yaşındayken fark etmiş. Annesi olmayacak şeyler karşısında tepkisini garip kahkahalarla, anlamsız cümlelerle ifade ediyormuş. Bu anlamsızlık uzun bir süre devam etmiş. Sonra kardeşi John doğmuş. Annesinin gidip gelen davranışları aile içinde, “Sinirleri bozuk” diye değerlendirilmiş. Epey bir vakit herhangi bir tıbbi yardım, hatta bir tıbbi bir danışma düşünülmemiş bile. Claiere Phillips, ailesi tarafından kendine biçilen rolü elinin tersiyle ittiği bir ergenlik dönemine girmiş. Bunda kendince haklı bir payı olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü kendini gökcisimlerinin hareketlerinden alamadığı için eve çok nadir uğrayan bir baba, alakasız paranoyalara kafayı takmış bir anne ve yeni doğmuş bir bebeğin ağlamalarıyla zangırdayan evin, başka bir hayatı seçmeyi kafasına koymuş genç bir kız için pek de çekici gelmeyeceğini anlamak zor olmasa gerek.

“Hem Yahudi hem de kadın”
Bu işin görünen kısmı. Asıl mesele arka planda yatıyormuş. Oxford gibi bir üniversitenin Hukuk gibi bir bölümünden mezun olmuş bir kadının, 20. yüzyılın ikinci yarısında hem Yahudi hem de kadın olduğu için uzun süre iş bulamaması, bu yüzden ailecek İngiltere’ye göç etmeleri, sonra yine Amerika’ya döndüklerinde aynı şeyleri yaşamaları Claire’ın annesinin aklını iyice kemirmeye başlamış. Kadınların üçte birinin ancak iş bulabildiği bir ortamda Joy, idealleri için ne kadar çırpınsa da yaptığı tüm iş başvuruları reddediliyormuş.

Diriliş, çöküş, diriliş, yeniden çöküş…
Joy’un hastalığının ilk gerçek emareleri de bu dönemde kendini göstermeye başlamış. Claire’ın annesi, kızına takip edildiğini, telefonlarının dinlendiğini, evde kemirgenlerden olduğunu söyleyip duruyormuş. Ancak Claire ve o sıralarda aklı yeterince ermeye başlayan kardeşi John, yine bu göstergeleri Joy’un sinirlerine yormuşlar. Fakat durum giderek ciddi bir hâl almaya başlamış. Joy’un davranışları artık hezeyanların ötesine geçmiş ve ciddi “semptom”lar olarak kendini göstermeye başlamış. Claire o aralar San Francisco’nun büyüsü içinde 17 yaşının getirdiği güzellikleri yaşarken annesiyle olan bağını iyice kopartmış ve onunla ilgilenme işini John’a bırakmış. Annesinin gidişatının hiç de hayırlı olmadığını bizzat yaşayan John, Claire’e durumu enine boyuna anlatınca büyük kızı Joy’la tekrar irtibata geçmiş. Claire onu görmeye gittiğinde vaziyetin vahametini görünce Joy için ciddi bir tıbbi yardım almaya başlamışlar. O sıralarda psikiyatride yeni yeni çıkmaya başlamasına rağmen etkili olan ilaçlar sayesinde Joy hafiften düzelmeye başlamış. Ancak ilaçlarındaki en ufak bir doz değişiminde tekrar eski hâline geri dönüyormuş. İşin ciddiyetini iyice kavrayan Claire bu süreci bizzat takip etmiş. Joy’un yanından ayrıldığında ise ondan aldığı her telefondan sonra durumun daha da kötüye gittiğini görüyormuş. Tüm bunlara ilaçların yan etkileri de etkilenince Joy fiziksel olarak da çökmeye başlamış. Yemek yiyemez, hareket edemez hale gelmiş. Yatırıldığı ruh sağlığı merkezlerinde bir süre toparlanıyor, çıkınca her şey başa sarıyormuş. Fakat bir noktadan sonra toparlanma süreci de etkisini yitirmiş ve kaçınılmaz son gelmiş. Joy yine kaldırıldığı bir hastanede hayata gözlerini yummuş…

Günümüzde, psikiyatristlerin “15 günde çözülür” dediği bir hastalık olan şizofreni, bundan 60 yıl öncesine kadar adı tam olarak konulamamış bir “vaka” olarak kayıtlara geçiyordu. Yeni bulunan ilaçlar, tedavi yöntemleri, hapishaneleri aratmayan tımarhaneler hastaları iyileştireceği yerde onları daha da kötü bir durumla baş başa bırakıyordu. Bir yol gösterici olmadığı için de aileler de en az hasta olan yakınları kadar bundan etkileniyordu. Claire Phillips de “Annem Bir Şizofren” kitabında tam olarak bu süreci anlatıyor. Çoğu zaman tek başına verdiği mücadeleyi, bazen kendisinin de “yoldan çıktığı” zamanları, yalnızlığını, annesinin ve birçok kadının maruz kaldığı ayrımcılığın bir insanı bu derece hasta edecek noktaya nasıl getirdiğini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Annesinin yaşamını, kendi yaşamından yola çıkarak aktaran Phillips’in hikâyesi, birçok bakımdan etkileri günümüzde hâlâ devam eden noktaları hatırlatma işini ise okura bırakıyor.