İNSAN BEYNİ
Evrenin En Karmaşık ve Gizemli Nesnesi
Robert Winston
(Kitabın içinden...)
Yenidoğanların yetişkinlerin algıladığı duyguların ne kadarını algıladığını söylemek çok zordur. Ağlayan bir bebeğin sesi, bu sese alışkın olmayanlar için yalnızca bir gürültüdür. Fakat deneyimli anneler ve uzman bakıcılar genellikle bu seslerdeki farklılıkları anlayabildiklerini düşünürler. Bir aylık bir bebek açlık, rahatsızlık ve korku gibi çeşitli mesajları farklı yollarla iletebilir. Çoğu anne bebeklerinin ağlama seslerinin kendilerinde güçlü bir his uyandırdığını söylemektedir. Amerikalı psikolog Jaak Panksepp hepimizin bazı müzikleri dinlediğimizde benzer hisler duyduğumuzu ve içimizin titrediğini söyler. Müziğin dinleyicilerinde (BBC Radio 4 programlarından birinin verdiği adla) “tatlı bir ürperti” etkisi yaratma potansiyeli çok yüksektir. Bu etki armonide yaşanan ani değişiklikler veya belli bir ezgiyi oluşturan uzun notalarla sağlanmaktadır. Panksepp, bebeklerin ve yavruların annelerinden ayrıldıklarındaki ağlama seslerinin aynı modele uymakta olduğunu ifade eder. Bu açıklama beni çok fazla tatmin etmese de, bazı annelerin vücut ısılarında çocuklarının ağladıklarını duyduklarında bir düşme, bir araya geldiklerinde ise yükselme görülmüştür. Sonuç olarak, çok ufak bebekler bile hayatta kalabilmek için bazı mesajlar verebilmektedir.
...
Kadın ve erkek beyinleri arasındaki üçüncü fark, yaşımız ilerlemeden açıkça görülmez. Yaşlanmanın etkileri özellikle üreme sistemleri ve gözler, cilt ve dişlerde belirgin bir şekilde görülse de beynimizin boyutunda yalnızca ufak bir azalma olur. Erkeklerin beyni kadınlarınkinden biraz daha büyük olabilse de, erkekler beyin dokularını daha erken bir yaşta kaybetme eğiliminde olurlar. Bu kayıp her iki cinsiyette de çok fazla değildir, ancak erkeklerde düşünme ve duygularla ilgili olan alanlar olan frontal ve temporal loblarda büyük bir doku kaybı yaşanır. Yaşlı erkeklerdeki tipik huysuz ve mızmız yapı da bundan kaynaklanır. Kadınlardaki doku kaybı daha çok hipokampus ve yan alanlarda görülür. Bu nedenle kadınlar ileriki yaşlarda daha unutkan olurlar ve eşyaları bulma becerileri azalır.
...
Aşk Beynimizin Yapısında mı Gömülüdür?
John Rutter Carden’in hikâyesi ayrıca diğer bir noktanın daha altını çizmektedir. “Aklı başındalık” ve “delilik” olarak sınıflandırdığımız zihin durumları arasında ince bir çizgi vardır. Bir düzeyde, Carden’in durumu pek çoğumuÂşık Zihin 389 zun hayatımızın bir noktasında yaşadığı karşılıksız aşkın abartılı bir örneğinden öteye geçmez. Aşk, en azından ilk başlarda, karşılıklı olduğunda bile çoğu insan bir saplantılı düşünce unsuru deneyimler. “Daima aklımdasın” ve “Sen benim özümdesin” gibi şarkı sözleri bu klasik çekimi ifade ederler. İlk âşık olduğumuzda, diğer kişileri ve endişeleri bir yana bırakarak âşık olduğumuz kişiyi günde pek çok kez düşünürüz. İnsan bilişselliğinin bu yönü olmasaydı GSM firmaları kısa mesaj servisini kullanıma sunmayı kayda değer görmezlerdi. Öyleyse aşk bir fikirden daha fazlasıysa, özel bir beyin kimyası halinin sonucu olabilir mi? Eğer öyleyse, bunu gözlemleyebilir miyiz ve ölçebilir miyiz? Şair Andrew Marvell’in “nazlı metres”ini fMR tarayıcısına koyabilsek neler görürdük? İnsan olmak, diğer insanlarla ilişki içine girmek demektir ve aşk beyin yapımızın içinde derinlere oyulmuş gibi görünen kendi benliğimizin bir özelliğidir. Bizler iki insan arasındaki bir ilişkiden meydana gelmekteyiz, bu ilişki geçici olsa bile. Büyük ihtimalle diğer bütün memelilere kıyasla, en tipik olarak iki ya da daha fazla insandan oluşan aile birimleri içerisinde yetiştiriliyoruz. İlişkiye girip daha sonra daha büyük bir insan ilişkileri ağının parçası oluyoruz; okul, işyeri, askeri tabur, kriket kulübü ve aynı fikri paylaşan insanların oluşturduğu resmi olmayan gruplar… İnsanoğlu sosyal bir hayvandır ve antropologlar tarafından bilindiği kadarıyla normal olanın insanların yaşamlarını tek başına geçirmesi olduğu hiçbir insan topluluğu yoktur. Büyük şehirlerden Kalahari kırsalının küçük göçebe topluluklarına kadar insan varoluşu diğer insanlarla birlikte sürdürülen bir mevcudiyettir. Bir grubun parçası olma içgüdüsü savunmasız, tek başımıza başarılı şekilde avlanamayan veya kendimizi yırtıcı hayvanlardan koruyamayan bir tür olduğumuz için gelişmiştir. Tek başımıza kalmak istediğimiz süre kişiden kişiye değişiklik gösterse de, çoğumuz bir miktar “alana” ve yalİnsan Beyni 390 nızlığa ihtiyaç duyar. Genel olarak birisinin eşliğine karşı olan daha temel ihtiyacımızın egemenliği eline alması çok uzun sürmez ve tek başımıza kendimizi rahatsız hissetmeye başlarız. Bu özellik 1959 yılında Stanley Schachter tarafından araştırılmıştır. Columbia Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Schachter, her şeyle ilgilenen, kışkırtıcı, eğlenceli ve bazen de oldukça muhalefet olan gerçek hayatta rastlanması zor kişilerden biriydi. İlgi alanları oldukça genişti: insanlar grup içerisinde nasıl iletişim kurduğu ve çalıştığı, ailede en küçük ve en büyük çocuk olmanın etkisi, obezitenin nedenleri, nikotin bağımlılığı, telkinin gücü ve insan konuşmasındaki “ım…” “ah…” gibi duraklamaların yorumlanması. “Bubba psikolojisi”nin (“bubba” eski İbranicede büyükanne demektir) gücü hakkında yaptığı sivri açıklama son derece kendine özgüdür. Tüm büyükannelerin bir ekonomistten daha iyi piyasa tahminleri yapabileceğini söylüyordu –dolayısıyla da menkul kıymetler borsasını alt edebilirdi– çünkü bir bubba insanların paralarını değerlendirme konusunda mantıklarını soğukkanlılıkla koruyamadıklarını anlar. “Bubba psikolojisi” birdenbire manşet olmuş ve bir süreliğine The Wall Street Journal argosuna girmiştir.